GÖZARDI EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ
Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?
Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazap (konusu olması)
bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti).
(Saff Suresi, 2-3)
O durumda siz onu (iftirayı) dillerinizle
aktardınız ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla
söylediniz ve bunu kolay sandınız;
oysa o Allah katında çok büyük (bir suç)tür.
(Nur Suresi, 15)
HARUN YAHYA
Bu çalışmada
kullanılan ayetler Ali Bulaç'ın hazırladığı
"Kur'an-ı
Kerim ve Türkçe Anlamı" isimli mealden alınmıştır
Nisan,
2002
Birinci
Baskı: Eylül 1996
İkinci Baskı:
Aralık 2000
Üçüncü Baskı:
Nisan 2002
ISBN
975-7986-14-3
KÜLTÜR
YAYINCILIK
Çatalçeşme
sk. Üretmen Han No: 29/7
Cağaloğlu -
İstanbul Tel : (0 212) 511 44 03
Baskı: Seçil
Ofset
100 Yıl
Mahallesi MAS-SİT Matbaacılar Sitesi
4. Cadde No:
77 Bağcılar-İstanbul
Tel: (0 212) 629 06 15
www.harunyahya.org
İÇİNDEKİLER
Giriş
Allah'ı anmada gevşeklik
göstermemek
Elçiye içten bir saygı
beslemek
Dinin bir hükmünü yerine
getirmeyi ticaret veya eğlenceye
tercih etmemek
Özür olmaksızın oturmamak
Yapmayacağı şeyi söylememek
Kaybedilenlere üzülmemek ve
kazanılanlarla şımarmamak
Getirdikleriyle sevinip,
yapmadıklarıyla övünmemek
Alay etmemek küçük düşürücü
lakap takmamak
Müslümanlara destek olmak,
çekişmemek
Zanda bulunmamak, gıybet
etmemek, tecessüs etmemek
Öfkeyi yenmek
İşinden boşalınca başka bir
işe başlamak
Güven-korku haberini
yaygınlaştırmamak
Fasıktan gelen habere göre
hareket etmemek
Allah'ın ayetlerine karşı
mücadele yürüten insanlara sevgi
beslememek
Kınayanın kınamasından
korkmamak
Nefsi temize çıkarmak
Sevilen şeylerden infak
etmek
Beğenilmeyen birşeyi infak
etmemek
Cimrilik yapmamak, malı
yığıp biriktirmemek
İsraf etmemek
Gösteriş için infak etmemek
Boş konuşmamak
Boş şeylerden yüz çevirmek
Namazda huşu içinde olmak
Kuran okunduğu zaman susup dinlemek
Kuran okurken şeytandan Allah'a sığınmak
Kıskançlık ve hasetten sakınmak
Selam verildiğinde aynısıyla veya daha
fazlasıyla karşılık
vermek
Evlere girildiğinde selam
vermek
Yabancı evlere izinsiz girmemek
Şükretmek
Bağışlanma dilemek
Emanete ve ahitlere riayet
etmek
Emaneti ehline teslim etmek
İş hayatında, gündelik
yaşamda farklı bir karakter
göstermemek
Başkalarını uyarıp kendini
unutmamak
Verilen borcu yazmak
Allah'ın ve dinin aleyhinde
konuşulan ortamı terketmek
Belirlenmiş vakitlerde hamd
ve tesbih etmek
Müminlere karşı tevazulu,
inkarcılara karşı sert ve
caydırıcı olmak
Dinde gevşeklik
göstermemek, ağır davranmamak
Bir topluluğa karşı duyulan
kinin adaletten alıkoymaması
Müslümanlara müjde vermek
Bineklere binildiğinde
Allah'ın nimetini anmak
Gayb hakkında kesin
konuşmamak
Bilgi sahibi olunmayan bir
konunun savunuculuğunu
yapmamak
İnkar edenlerin sahip
oldukları zenginliklere, ve onların
yaşam şekillerine özenmemek.
Dinde zorlama olmaması ve dine hikmetle,
güzel öğütle
davet etmek.
Birşey unutulduğunda Allah'ı zikretmek
Allah'ın rahmetinden umut
kesmemek
Yalan konuşmamak
Sözüne itimat edilmeyecek
kişiler
İbadette kararlı olmak
İnsanları uyarmak
Evrim Yanılgısı
YAZAR ve
ESERLERİ HAKKINDA
Harun
Yahya müstear ismini kullanan yazar, 1956 yılında Ankara'da doğdu. İlk, orta ve
lise öğrenimini Ankara'da tamamladı. Daha sonra İstanbul Mimar Sinan
Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Felsefe
Bölümü'nde öğrenim gördü. 1980'li yıllardan bu yana, imani, bilimsel ve siyasi
konularda pek çok eser hazırladı. Bunların yanı sıra, yazarın evrimcilerin
sahtekarlıklarını, iddialarının geçersizliğini ve Darwinizm'in kanlı
ideolojilerle olan karanlık bağlantılarını ortaya koyan çok önemli eserleri
bulunmaktadır.
Yazarın
müstear ismi, inkarcı düşünceye karşı mücadele eden iki Peygamberin
hatıralarına hürmeten, isimlerini yad etmek için Harun ve Yahya isimlerinden
oluşturulmuştur. Yazar tarafından kitapların kapağında Resulullah (sav)'ın
mührünün kullanılmış olmasının sembolik anlamı ise, kitapların içeriği ile
ilgilidir. Bu mühür, Kuran-ı Kerim'in Allah'ın son kitabı ve son sözü,
Peygamberimiz (sav)'in de hatem-ül enbiya olmasını remzetmektedir. Yazar da,
yayınladığı tüm çalışmalarında, Kuran'ı ve Resulullah (sav)'ın sünnetini
kendine rehber edinmiştir. Bu suretle, inkarcı düşünce sistemlerinin tüm temel
iddialarını tek tek çürütmeyi ve dine karşı yöneltilen itirazları tam olarak
susturacak "son söz"ü söylemeyi hedeflemektedir. Çok büyük bir hikmet
ve kemal sahibi olan Resulullah (sav)'ın mührü, bu son sözü söyleme niyetinin
bir duası olarak kullanılmıştır.
Yazarın
tüm çalışmalarındaki ortak hedef, Kuran'ın tebliğini tüm dünyaya ulaştırmak,
böylelikle insanları Allah'ın varlığı, birliği ve ahiret gibi temel imani
konular üzerinde düşünmeye sevk etmek ve inkarcı sistemlerin çürük temellerini
ve sapkın uygulamalarını gözler önüne sermektir.
Nitekim
Harun Yahya'nın eserleri Hindistan'dan Amerika'ya, İngiltere'den Endonezya'ya,
Polonya'dan Bosna Hersek'e, İspanya'dan Brezilya'ya kadar dünyanın pek çok
ülkesinde beğeniyle okunmaktadır. İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca,
İspanyolca, Portekizce, Urduca, Arapça, Arnavutça, Rusça, Boşnakça, Uygurca,
Endonezyaca gibi pek çok dile çevrilen eserler, yurt dışında geniş bir okuyucu
kitlesi tarafından takip edilmektedir.
Dünyanın
dört bir yanında olağanüstü takdir toplayan bu eserler pek çok insanın iman
etmesine, pek çoğunun da imanında derinleşmesine vesile olmaktadır. Kitapları
okuyan, inceleyen her kişi, bu eserlerdeki hikmetli, özlü, kolay anlaşılır ve
samimi üslübun, akılcı ve ilmi yaklaşımın farkına varmaktadır. Bu eserler
süratli etki etme, kesin netice verme, itiraz edilemezlik, çürütülemezlik
özellikleri taşımaktadır. Bu eserleri okuyan ve üzerinde ciddi biçimde düşünen
insanların, artık materyalist felsefeyi, ateizmi ve diğer sapkın görüş ve
felsefelerin hiçbirini samimi olarak savunabilmeleri mümkün değildir. Bundan
sonra savunsalar da ancak duygusal bir inatla savunacaklardır, çünkü fikri
dayanakları çürütülmüştür. Çağımızdaki tüm inkarcı akımlar, Harun Yahya
külliyatı karşısında fikren mağlup olmuşlardır.
Kuşkusuz
bu özellikler, Kuran'ın hikmet ve anlatım çarpıcılığından kaynaklanmaktadır.
Yazarın kendisi bu eserlerden dolayı bir övünme içinde değildir, yalnızca
Allah'ın hidayetine vesile olmaya niyet etmiştir. Ayrıca bu eserlerin basımında
ve yayınlanmasında herhangi bir maddi kazanç hedeflenmemektedir.
Bu
gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, insanların görmediklerini görmelerini
sağlayan, hidayetlerine vesile olan bu eserlerin okunmasını teşvik etmenin de,
çok önemli bir hizmet olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu
değerli eserleri tanıtmak yerine, insanların zihinlerini bulandıran, fikri
karmaşa meydana getiren, kuşku ve tereddütleri dağıtmada, imanı kurtarmada
güçlü ve keskin bir etkisi olmadığı genel tecrübe ile sabit olan kitapları
yaymak ise, emek ve zaman kaybına neden olacaktır. İmanı kurtarma amacından
ziyade, yazarının edebi gücünü vurgulamaya yönelik eserlerde bu etkinin elde
edilemeyeceği açıktır. Bu konuda kuşkusu olanlar varsa, Harun Yahya'nın
eserlerinin tek amacının dinsizliği çürütmek ve Kuran ahlakını yaymak olduğunu,
bu hizmetteki etki, başarı ve samimiyetin açıkça görüldüğünü okuyucuların genel
kanaatinden anlayabilirler.
Bilinmelidir
ki, dünya üzerindeki zulüm ve karmaşaların, Müslümanların çektikleri
eziyetlerin temel sebebi dinsizliğin fikri hakimiyetidir. Bunlardan kurtulmanın
yolu ise, dinsizliğin fikren mağlup edilmesi, iman hakikatlerinin ortaya
konması ve Kuran ahlakının, insanların kavrayıp yaşayabilecekleri şekilde
anlatılmasıdır. Dünyanın günden güne daha fazla içine çekilmek istendiği zulüm,
fesat ve kargaşa ortamı dikkate alındığında bu hizmetin elden geldiğince hızlı
ve etkili bir biçimde yapılması gerektiği açıktır. Aksi halde çok geç
kalınabilir.
Bu
önemli hizmette öncü rolü üstlenmiş olan Harun Yahya külliyatı, Allah'ın
izniyle, 21. yüzyılda dünya insanlarını Kuran'da tarif edilen huzur ve barışa,
doğruluk ve adalete, güzellik ve mutluluğa taşımaya bir vesile olacaktır.
OKUYUCUYA
Bu kitapta ve diğer çalışmalarımızda evrim
teorisinin çöküşüne özel bir yer ayrılmasının nedeni, bu teorinin her türlü din
aleyhtarı felsefenin temelini oluşturmasıdır. Yaratılışı ve dolayısıyla
Allah'ın varlığını inkar eden Darwinizm, 140 yıldır pek çok insanın imanını
kaybetmesine ya da kuşkuya düşmesine neden olmuştur. Dolayısıyla bu teorinin
bir aldatmaca olduğunu gözler önüne sermek çok önemli bir imani görevdir. Bu
önemli hizmetin tüm insanlarımıza ulaştırılabilmesi ise zorunludur. Kimi
okuyucularımız belki tek bir kitabımızı okuma imkanı bulabilir. Bu nedenle her
kitabımızda bu konuya özet de olsa bir bölüm ayrılması uygun görülmüştür.
Belirtilmesi
gereken bir diğer husus, bu kitapların içeriği ile ilgilidir. Yazarın tüm
kitaplarında imani konular Kuran ayetleri doğrultusunda anlatılmakta, insanlar
Allah'ın ayetlerini öğrenmeye ve yaşamaya davet edilmektedirler. Allah'ın
ayetleri ile ilgili tüm konular, okuyanın aklında hiçbir şüphe veya soru
işareti bırakmayacak şekilde açıklanmaktadır.
Bu
anlatım sırasında kullanılan samimi, sade ve akıcı üslup ise kitapların yediden
yetmişe herkes tarafından rahatça anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu etkili ve
yalın anlatım sayesinde, kitaplar "bir solukta okunan kitaplar"
deyimine tam olarak uymaktadır. Dini reddetme konusunda kesin bir tavır
sergileyen insanlar dahi, bu kitaplarda anlatılan gerçeklerden etkilenmekte ve
anlatılanların doğruluğunu inkar edememektedirler.
Bu
kitap ve yazarın diğer eserleri, okuyucular tarafından bizzat okunabileceği
gibi, karşılıklı bir sohbet ortamı şeklinde de okunabilir. Bu kitaplardan
istifade etmek isteyen bir grup okuyucunun kitapları birarada okumaları,
konuyla ilgili kendi tefekkür ve tecrübelerini de birbirlerine aktarmaları
açısından yararlı olacaktır.
Bunun
yanında, sadece Allah rızası için yazılmış olan bu kitapların tanınmasına ve
okunmasına katkıda bulunmak da büyük bir hizmet olacaktır. Çünkü yazarın tüm
kitaplarında ispat ve ikna edici yön son derece güçlüdür. Bu sebeple dini
anlatmak isteyenler için en etkili yöntem, bu kitapların diğer insanlar
tarafından da okunmasının teşvik edilmesidir.
Kitapların
arkasına yazarın diğer eserlerinin tanıtımlarının eklenmesinin ise önemli
sebepleri vardır. Bu sayede kitabı eline alan kişi, yukarıda söz ettiğimiz
özellikleri taşıyan ve okumaktan hoşlandığını umduğumuz bu kitapla aynı
vasıflara sahip daha birçok eser olduğunu görecektir. İmani ve siyasi konularda
yararlanabileceği zengin bir kaynak birikiminin bulunduğuna şahit olacaktır.
Bu
eserlerde, diğer bazı eserlerde görülen, yazarın şahsi kanaatlerine, şüpheli
kaynaklara dayalı izahlara, mukaddesata karşı gereken adaba ve saygıya dikkat
etmeyen üsluplara, burkuntu veren ümitsiz, şüpheci ve ye'se sürükleyen
anlatımlara rastlayamazsınız.
GİRİŞ
Bir kısım insanlar
dine inandıkları ve neredeyse hemen her gün Kuran'ı okudukları halde Kuran'da
yer alan ayetlerin bazılarını rahatlıkla gözardı edebilmektedirler. Kimileri bu
hataya bilinçsizce düşerken, kimileri de bu hükümleri, kendi ürettikleri Kuran
dışı bir mantığın etkisiyle bile bile önemsememektedirler. Tüm bunları yaparken
Kuran hükümlerini bile bile gözardı etmenin Allah katında kendilerine nasıl bir
sorumluluk yükleyeceğini ve kendilerini Allah'ın rızasından nasıl
uzaklaştıracağını ise hiç düşünmemektedirler. Oysaki Kuran ayetlerinde Allah'ın
hükümlerini dikkate almayan kimselerin ahirette azapla karşılaşabilecekleri
önemle hatırlatılan bir konudur.
Bu zihniyete sahip
olan kimseler Kuran dışı bir mantığa dayanarak Allah'ın hükümleri arasında bir
önem ve öncelik sıralaması yapmışlardır. Hatta kimi hükümleri de tamamen
hayatlarından çıkararak bir kenara bırakmışlardır. Bu çarpık din anlayışı,
yüzyılların birikimi olan bir gelenekler dizisi şeklinde, nesilden nesile aktarılarak
günümüze dek ulaşmıştır. Bu yaygın dine göre, öncelikli görülen hükümler ihmal
edilince vicdani bir rahatsızlık duyulabilir. Ancak Kuran'da yer almasına
rağmen, aynı derecede önem verilmeyen emir ve yasaklar ihmal edilince kişi
hiçbir rahatsızlık hissetmez. Kuran'da farz olduğu açıkça bildirilen birçok
konu, "yaparsan sevaptır, yapmazsan da bir şey olmaz" mantığıyla
değerlendirilir. Sakınılması gereken yasaklar ise, "Allah affeder"
mantığıyla rahatlıkla çiğnenir.
Oysa Kuran'ın hiçbir
ayetinde böyle bir ölçüden bahsedilmemektedir. Namaz, oruç gibi ibadetler nasıl
Allah'ın kesin emirleriyse, Kuran'da bildirilen diğer emir ve yasaklar da aynı
şekilde tüm müminlerin uymaları gereken kesin hükümlerdir.
Bu konuyu şöyle bir
örnekle açıklayabiliriz. Bir kimse toplumun ahlaki baskısının da etkisiyle zina
veya hırsızlık gibi Kuran'da yasaklanan tavırlardan sakınıyor olabilir. Ancak
bu kişi vicdanı rahat bir şekilde, başkaları hakkında dedikodu yapabiliyor,
müminlere iftira atabiliyor, yapmayacağı bir şeyi söylüyor, Allah'ın ayetlerini
inkar eden insanlarla dostluk kurabiliyorsa ya da ihtiyacından arta kalanı
infak etmiyor, Kuran'da bildirilen vakitlerde Allah'ı tesbih edip hamd etmiyor,
bu ve benzeri emirlere uyup, Kuran'da tarif edilen yasaklardan tavırlardan
sakınmayı kendince önemsiz görüyorsa, bu kimsenin Kuran'da anlatılan İslam
dinini ve mümin karakterini tam olarak yaşadığı söylenemez. Bu kişi her ne
kadar Müslüman olduğunu söylese de, aslında toplumun çeşitli örf ve
adetlerinden derlenmiş, arasına biraz da İslami motifler katılmış bir
"gelenekler dinine" tabidir. Bu kimselerin düştükleri en büyük hata
ise Kuran'da bildirilen hükümlerden birkaçını yerine getiriyor olmalarından
dolayı kendilerini yeterli görmeleridir. Yanlış bir zihniyete sahip olabileceklerine
ihtimal dahi vermedikleri için gerçek Müslümanlardan oldukları konusunda
kendilerinden son derece emindirler. Elbette ki Allah katında Rabbimizin rızası
hedeflenerek yapılan her bir ibadetin karşılığı vardır. Ancak gözardı edilerek
bir kenara bırakılanların da büyük sorumluluğu vardır. Namazını kılan, orucunu
tutan bir kimse eğer tüm bunları samimiyetle yapıyor ise Allah'ın izni ile
ahirette yaptıklarının karşılığını alacaktır. Ama bilgisizlik ya da cahillik
söz konusu olmadığı halde Kuran'daki diğer hükümleri bile bile önemsemiyor ve
yerine getirmiyorsa, bu durumda yaptığı ibadetlerinin de boşa gitme ihtimali
olabilir. İşte bu nedenledir ki tüm müminler Kuran ayetleri ile bu tehlikeye
karşı uyarılmış ve atalarından kalan, geleneklerle şekillenen ve cahilce
yorumlara dayanan bu çarpık anlayışı terk etmeye davet edilmişlerdir.
Ancak Kuran'da,
"Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse,
onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe)
uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da
bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170) ayetiyle de bildirildiği
gibi kimi insanlar bu konuda uyarıldıkları ve doğru kendilerine gösterildiği
halde yine de yaşadıkları bu geleneksel din anlayışında ısrarcı davranabilmektedirler.
İşte bizim bu kitap ile "gözardı edilen Kuran hükümleri" konusuna
değinmekteki amacımız da, içerisinde bulunduğu bu durumu fark etmemiş,
ahiretteki karşılığını düşünmemiş, bilinçli ya da bilinçsizce bu zihniyete
sahip olan tüm insanlara Kuran'ın tüm hükümlerini bir kez daha hatırlatarak,
onları gerçek İslam dinini eksiksizce yaşamaya davet etmektir. Çünkü insanların
Kuran'dan bir bütün olarak sorumlu oldukları ayetlerde bildirilmiştir. Kendini
gündelik hayatın akışına kaptırarak Kuran'ın yüzlerce ayetini terk eden,
İslam'ı yalnızca namaz kılmak ve oruç tutmaktan ibaret gören bir kişi ahirette,
"benim bu ayetlerden haberim yoktu" diyemez. Yaşamı boyunca Kuran'da
emredilen konuları öğrenmemiş olmasına ya da bunları bildiği halde gözardı
etmesine hiçbir mazeret gösteremez. Böyle bir kişinin durumu ayette, "Yoksa
siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık
sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka
değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır.
Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir" (Bakara Suresi, 85) ifadesinde
hitap edilen kişilerin durumundan farklı olmayabilir.
İşte bu nedenle
ilerleyen sayfalarda, toplumun genelinde sıkça gözardı edilen Kuran hükümlerinden
bir bölümünü ele alacak ve böylece inananları Kuran'ı tüm ayetleriyle yaşamaya
ve ayetlerde bahsedilen bu zorlu azaptan sakınmaya çağıracağız..
ALLAH'I ANMADA GEVŞEKLİK
GÖSTERMEMEK
Kendileri Allah'ı
unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın.
İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 19)
İnsanın, Allah'ı
anmada gösterdiği gevşeklik O'na olan yakınlığını azaltır. Din ahlakını
yaşamayan insanlar Allah'ı hiç anmadıkları, günlerce akıllarına bile getirmedikleri
için helal-haram demeden günahın her türlüsünü işlemeyi, Allah'ın emirlerine
riayet etmemeyi bir yaşam biçimi haline getirmişlerdir.
Müminler ise gerek
sözleriyle gerekse zihinlerinden geçirdikleri düşünceleriyle hayatlarının her
anında Allah'ı anıp zikretmelidirler. İnsanın kimi zaman gafletle Allah'ı
aklından çıkarması, imanlı bir kişinin dahi bilerek ya da bilmeyerek çeşitli
hata ve günahları işlemesine sebep olabilir. Çünkü Allah'tan gafil olarak
geçirilen bir süre içinde, insanın olayları doğru algılayıp değerlendirmesinde,
iyiyi kötüden ayırt etmesinde, hareket, davranış ve konuşmalarında Kuran'ın
sınırlarını gözetecek bir bilinci korumasında önemli aksaklıklar meydana gelir.
Kuran dışı her türlü
tavır bozukluğunun altında yatan neden Allah'ı anmada gösterilen gevşekliktir.
Allah'ın hükümlerine karşı duyarlılığını yitiren kişi bazen öyle olmayacak
hatalar yapar ki, sonradan durumunu düzeltince, bunları nasıl yaptığına kendisi
de şaşırır. Bu tür olmadık hatalar, Allah'ı unutmanın önemini hatırlatan uyarı
ve işaretlerdir. Gafletin süresi ve derecesi arttıkça yapılan yanlışların
sayısı ve büyüklüğü de artar. Allah'ı anma konusunda gösterilen gafletin
sıklığı ve sürekliliği ise kişinin imanı için büyük bir tehdittir.
Oysa, Allah'ı her an
akılda tutmak, O'nun ayetlerini tefekkür etmek insanın aklının ve şuurunun
sürekli açık olmasını sağlar. Böyle olunca da, kişi Kuran'ın emirlerine ve
yasaklarına uymada büyük titizlik gösterir. Allah'ı sürekli zikreden bir insan
kendi aczini daha iyi idrak eder, hiçbir konuda kendine ait bir güce ve iradeye
sahip olmadığını daha iyi fark eder. Bunun sonucu olarak, Allah'a sürekli dua
eder ve talep içerisinde olur. Yalnızca Allah'tan ister, her konuda Allah'a
başvurur, kendini tamamen Allah'a teslim eder. Hiçbir konuda kendine müstakil
ve bağımsız bir kişilik verip, büyüklenmez. Hareketleri, davranışları,
konuşmaları Allah'ın koruması altında olur. Böylece Allah ona her an nasıl, ne
şekilde davranması gerektiğini, en doğru hareketi, en güzel sözü ilham eder.
Ona, "insanlar arasında yürüyeceği bir nur verir." (Hadid Suresi,
28) Güzel bir ahlaka kavuşmasını sağlar.
Bunun tersine insan
Allah'ı anmaktan uzaklaştıkça, kendi başına, yapayalnız ve yardımcısız kalır.
Doğru düşünebilme, doğru karar verebilme yeteneğini kaybeder. Yaptığı işler
başarısız olmaya, ters gitmeye başlar. Çünkü Allah'ın yardımı, desteği olmadan
hiç kimse hiçbir sorunun üstesinden gelemez. Hiçbir sorunu Allah'tan bağımsız
olarak kendi gücü ve iradesi ile çözemez. Kuran'da övülen, takva sahibi bir
mümin haline gelemez. Çünkü o daha başta Allah'ı unutarak en büyük hatayı
yapmış ve gafillerden olmuş olur.
Bir mümin için
Allah'ı anmak önemli bir ibadettir. İman eden bir insan günlük hayatın
karmaşası içinde Allah'ı geçici de olsa aklından çıkarmaz, Allah ile olan
manevi bağlantısını bir an bile koparmaz. Aksi takdirde yukarıda saydığımız
sıkıntılarla karşı karşıya kalacağının bilincindedir.
Kuran'da bu konuya,
Allah'ın Hz. Musa'ya olan hatırlatmasında da dikkat çekilmiştir:
Sen ve kardeşin
ayetlerimle gidin ve beni zikretmede gevşek davranmayın. (Taha Suresi, 42)
Allah, Firavun'a
giderek onu hak dine davet edecek olan Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun'a
Kendisini zikretmede gevşek davranmamalarını hatırlatmıştır. Zira yukarıda da
anlatıldığı gibi onları Firavun'un karşısında asıl başarılı kılacak olan
Allah'tır.
Bunun yanında
Allah'ı az anmak münafıkların bir özelliğidir. Bu duruma Kuran'da şöyle dikkat
çekilir:
Gerçek şu ki,
münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza
kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı
ancak çok az anarlar. (Nisa Suresi,142)
Allah'ı anmanın üstünlüğü bazı ayetlerde
şöyle bildirilir:
... Allah'ı zikretmek ise muhakkak en
büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir. (Ankebut Suresi, 45)
Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi
anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin. (Bakara
Suresi, 152)
ELÇİYE İÇTEN BİR SAYGI BESLEMEK
Allah'ın seçmiş olduğu elçilere içten bir
saygı beslemenin ve onlara kayıtsız şartsız itaat etmenin farz olduğunu
Kuran'dan öğrenmekteyiz. Bu devirde elçiye itaat ise ancak onun sünnetine tam
manasıyla uyularak yerine getirilebilir. Sünnete tam ve bilinçli bir tabiyet
ise, ayetlerde elçiye verilen önem ve değeri anlayıp kalbe yerleştirmekle
gerçekleşebilir. İşte bu nedenle, elçiyle ilgili hükümleri her devirde yaşayan
müminlerin bilip öğrenmeleri gerekmektedir. Aşağıda, müminlerin elçiye karşı
göstermeleri gereken tavır ve davranışları belirleyen Kuran hükümlerini ele
alacağız.
Elçinin nefsini kendi nefsine tercih
etmek,
onu savunup
desteklemek
Kuran'a baktığımızda, Allah'ın seçtiği
elçilerin diğer müminlere göre çok özel ve ayrıcalıklı bir konuma sahip
olduklarını görürüz. Elçiler, Allah'ın yeryüzündeki halifesi, İslam ahlakının
en büyük temsilcisi, müminlerin de lideri konumundadırlar. Elçiler Allah'ın,
kulları arasında kendisinden en çok razı olduğu, O'ndan en çok sakınıp-korkan,
O'na itaat ve teslimiyette en önde giden, her konuda müminlere örnek olan, en
üstün ahlaklı insanlardır. Allah elçilerine özel bir önem vermekte ve onları
pek çok ayetle koruma altına almaktadır.
Allah elçilerini makamca herkesten üstün
kılmıştır. Bu nedenle elçiler mümin toplulukları arasında en öncelikli ve en
merkezi konuma sahiptirler. Bu yüzden, mümin her zaman ve her konuda elçinin
nefsini kendi nefsine tercih etmelidir. Bu konu Kuran'da şöyle haber
verilmektedir:
Medine halkına ve
çevresindeki bedevilere, Allah'ın elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini
onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz... (Tevbe Suresi, 120)
Peygamber, müminler
için kendi nefislerinden daha evladır... (Ahzab Suresi, 6)
Elçilerin sahip
oldukları bu özel konumdan dolayı, Kuran'ın pek çok ayetinde müminlere elçileri
savunup desteklemeleri emredilmiştir:
... Ona (elçiye)
inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen
nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (Araf Suresi, 157)
Şüphesiz, biz seni
bir şahit, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik ki Allah'a ve
Resûlü'ne iman etmeniz, O'nu savunup-desteklemeniz, O'nu en içten bir
saygıyla-yüceltmeniz ve sabah akşam O'nu (Allah'ı) tesbih etmeniz için. (Fetih
Suresi, 8-9)
Şüphesiz, Allah ve
melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve
tam bir teslimiyetle ona selam verin. (Ahzap Suresi, 56)
Elçinin önüne
geçmemek
Kuran'da haber verildiği üzere elçiler
akıl, zeka, anlayış, kavrayış ve diğer birçok özellikleri bakımından diğer
müminlerden daha üstün bir yaratılışa sahiptirler. Allah'ın birçok sıfatı
elçilerin üzerinde daha yoğun tecelli eder, mümin alametlerini üzerinde en çok
taşıyan kişiler Allah'ın seçtiği elçilerdir. Bu durumda müminin de kendi
konumunu bilmesi ve elçinin bu apaçık üstünlüğü karşısında saygılı, itidalli,
teslimiyetli ve destekleyici bir ahlak içinde olması gerekir. Ayette bu durum,
'müminlerin elçinin huzurunda öne geçmekten sakınmaları' şeklinde ifade edilir:
Ey iman edenler, Allah'ın Resûlü'nün
huzurunda öne geçmeyin ve Allah'tan sakının. Şüphesiz Allah, işitendir,
bilendir. (Hucurat Suresi, 1)
Allah'ın resulünün huzurunda öne geçmek,
onun karşısında kendi aklını ön plana çıkaran bir üslup kullanmak, bilmişlik
yapmak, sözünü kesmek gibi çok çeşitli şekillerde olabilir. Bir müminin bu tür
hareketleri kasıtlı yapması zaten düşünülemez. Ancak bir an gaflete dalıp, boş
bulunup Allah'ın belirlediği sınırları aşmaktan da şiddetle kaçınması gerekir.
Elçinin yanında sesini yükseltmek
Elçilerin, müminler arasında, Kuran
ayetleriyle belirlenmiş özel ve ayrıcalıklı bir konumlarının olduğuna önceki
satırlarda da değinmiştik. Gerçekten de ayetlerde, müminlerin birbirlerine
karşı göstermeleri gereken davranışların yanı sıra, elçilere yönelik tutum ve
davranışları konusunda konuşurken kullanacakları ses tonuna varıncaya dek her
ayrıntı özel olarak tarif edilmiştir. Ayetlerde tanımlanan bu tutum ve
davranışlarda, içli ve üstün bir saygı anlayışının esas alındığını görürüz:
Ey iman edenler, seslerinizi Peygamberin
sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona sözle
bağırıp-söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider.
(Hucurat Suresi, 2)
Allah müminlerin Allah'ın elçisiyle
konuşurken seslerini birbirlerine olduğu gibi yükseltmemelerini hatırlatmıştır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise bu tavrın, bir edep veya görgü kuralı
olmanın çok ötesinde, Allah'ın kesin bir emri olmasıdır. Zira, aksine bir
davranışın amelleri boşa götürecek bir tavır olması konunun önemini açıkça
ortaya koymaktadır. Bunu Kuran'ın açık bir hükmü olarak değil de, herhangi bir
ahlak kuralı olarak görmek, "yapılırsa güzel olur, yapılmazsa da biraz
ayıp olur" şeklinde bir anlayışı sürdürmek, Allah'ın ayetlerini gözardı
etmek anlamına gelir. Oysa elçiye gösterilen saygı Allah'a gösterilmiş
demektir. Aynı şekilde eğer tam tersi bir ahlak gösterilirse bu da Allah'a
karşı gösterilmiş bir tavır olur. Elçiye karşı kasıtlı olarak saygıda kusur
etmek ise Allah'ın razı olmayacağı bir tavırdır. Ancak, saygısızlık kastı
olmadan, cahillik, düşüncesizlik, hatalı bir samimiyet anlayışı sonucu elçinin
huzurunda sesini yükselten bir kişinin, mümin de olsa, diğer müminlere kıyasla
daha düşük bir akıl ve şuur seviyesine ve daha duyarsız bir karaktere sahip
olduğu ise açıktır. Allah'ın konuya verdiği önem, buna riayet edenlerin
övüldüğü ve müjdelendiği bir sonraki ayetle de gayet iyi anlaşılır:
Şüphesiz, Allah'ın resulünün yanında
seslerini alçak tutanlar; işte onlar, Allah kalplerini takva için imtihan
etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır. (Hucurat Suresi, 3)
Benzer şekilde, elçiye, herhangi bir
kişiye olduğu gibi dışardan seslenilmesinin akılsızlık alameti olduğuna da
ayette şöyle dikkat çekilmiştir:
Şüphesiz, hücrelerin ardından sana
seslenenler de, onların çoğu aklını kullanmıyor. (Hucurat Suresi, 4)
Çağırılmadan ve izinsiz elçinin evine girmek
Allah insanları, elçiye maddi-manevi
sıkıntı ve eziyet verebilecek her türlü davranıştan menetmiştir. Kasıtlı olmamakla
birlikte, diğer müminler arasında doğal karşılanan davranışları elçinin
huzurunda yapmak kimi zaman sıkıntı verebilecek düşüncesizce bir hareket
olabilir. Ayette bildirilen, çağrılmadan ya da habersiz bir şekilde elçiyi
ziyaret etmek, teklif edilmediği halde orada iken yemek vaktini beklemek,
yemekten sonra uzun söze dalmak gibi düşüncesiz hareketler de Allah'ın Kuran'da
men ettiği tavırlardır:
Ey iman edenler (rastgele) Peygamberin
evlerine girmeyin, (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini
beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağılın ve
(uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu, Peygambere eziyet vermekte ve o da sizden
utanmaktadır; oysa Allah, hak(kı açıklamak)tan utanmaz... (Ahzab Suresi, 53)
Elçiye bu ve benzeri konularda eziyet
vermek ya da yük olmak şöyle dursun, müminin her zaman elçiye elinden gelen en
büyük desteği ve kolaylığı sağlaması, onun yükünü hafifletmesi gerekir. Bu,
müminin, Kuran'da belirtilen en önemli görevleri arasındadır.
Müslüman olmakla veya yapılan hizmetlerle
elçiyi minnet altında bırakmaya çalışmak
Allah, dinin menfaatleri doğrultusunda
birçok kimseyi dine hizmet ettirebilir, görevlendirebilir. Ancak bu kişiler
mümin olabileceği gibi, inkar eden kişiler de olabilirler. Nitekim Hz. Süleyman'a
şeytanların hizmetçi kılındığı Kuran'da bildirilen bir gerçektir. Mümin olsun,
inkarcı olsun herkes birer vesiledir. Yegane güç ve irade sahibi olan yalnızca
Allah'tır. Ve Allah dünyadaki imtihan ortamının bir gereği olarak İslam'ı, bu
tür sebepler yaratarak güçlendirecek ve hakim kılacaktır.
Allah ayetinde, bu gerçeklerden habersiz
olup da Müslüman olduklarından ötürü kendilerini bulunmaz birer nimet olarak
gören, Müslüman olmalarını İslam için, elçi için büyük bir kazanç, bir lütuf
gibi gösterenlerden bahseder:
Müslüman oldular diye sana minnet
etmektedirler. De ki: "Müslümanlığınızı bana karşı minnet (konusu)
etmeyin. Tam tersine, sizi imana yönelttiği için Allah size minnet etmektedir.
Eğer doğru sözlüler iseniz (bunu böyle kabullenmeniz gerekir.)" (Hucurat
Suresi, 17)
Ayette de
belirtildiği gibi, işin aslı bu kimselerin düşündüklerinin tam tersinedir;
İslam'a giren bir kişi İslam'ı şereflendirmez, tersine İslam ona şeref verir.
Allah Kuran'ın çeşitli ayetlerinde,
beğendiği ahlakı yaşamaya yanaşmadıkları takdirde İslam'ın hizmetinde olan
insanları, kendilerinden çok daha hayırlı kişilerle değiştirebileceğinden
bahseder. Bu tür zihniyete sahip kimselerin bu ayetlerin hükmüne girmekten
korkmaları, bu uyarıyı herkesten fazla üzerlerine almaları gereklidir. Samimi
bir iman ve halis bir niyetle, Allah'ın rızasından başka bir şey gözetmeden
İslam'a hizmet eden kişinin ecrini ise Allah muhakkak verecektir.
Elçinin sözlerine kalpte burkuntu
duymadan itaat etmek
Mümin, Allah'ın ve
elçisinin emirlerini gönülden boyun eğerek uygular; onun sözlerine itaat
ederken kalbinde en küçük bir sıkıntı ya da burkuntu duymaz. Allah'ın ve
elçisinin hükmettiği herşeyin en doğru, en güzel ve en hayırlı olduğunu bilir.
Kimi zaman şeytan elçinin söylediğinden daha farklı birşey yapmasını emretse
de, mümin en hayırlı yolun elçinin gösterdiği yol olduğunu bilerek hareket
eder. Bu içten ve teslimiyetli yaklaşım ise tamamen müminin imanından
kaynaklanır.
Aksi bir durum, yani
görünüşte bir itaat olup da, kalpte tam bir teslimiyetin bulunmaması ise,
ayetlerde belirtildiğine göre o kişinin gerçekte iman etmemiş olduğunun bir
kanıtıdır:
Hayır öyle değil;
Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin
verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle
teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar. (Nisa Suresi, 65)
Bir kişi İslam'ın ve
müminlerin gücünden çekindiği için görünürde itaatli bir tavır gösterebilir,
söylenen şeyleri eksiksiz olarak yerine getirebilir. Ancak o kişi, kalbi tam
anlamıyla tatmin bulmuş olarak itaat etmediği sürece gerçekten iman etmiş
sayılmaz. Çünkü böyle bir davranış, o kişinin kalbinde Allah ve elçisi hakkında
hala birtakım şüphe ve kuruntular bulunduğunu gösterir. İçten ya da diğer bir
deyimle "batıni" bir itaate sahip olmaması, yalnızca fiziksel bir
teslimiyet gösteriyor olması, kişinin yaptığı işlerin de boşa gitmesine sebep
olabilir. Görünüşte itaat etmiştir ama ahirette bunlardan dolayı karşılık
görmeyebilir. Bu yüzden mümin, kendi dünyevi çıkarlarına ters düşse bile,
Allah'ın elçisinden gelen bir hükmü içten bir sevinç ve neşe ile karşılamalı,
imanının ve teslimiyetinin lezzetini kalbinde hissetmelidir. Hak olan bir şey
karşısında üzülüp sıkıntıya düşmek, burkuntu duymak imanla bağdaşan tavırlar değildir.
DİNİN
BİR HÜKMÜNÜ YERİNE
GETİRMEYİ
TİCARET VEYA EĞLENCEYE
TERCİH
ETMEMEK
Oysa onlar
(kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a teslim etmeyenler) bir ticaret ya da
bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar.
De ki: "Allah'ın katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha
hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Cuma Suresi, 11)
Bu ayette din ile,
kendi dünyevi menfaatleri arasında tercih yapan insanlardan bahsedilmektedir.
Genelde cahiliye toplumlarının din ahlakını yaşamaktan kaçınmasının ortak
birkaç sebebi vardır. Ayette bu sebeplerin en önemli iki tanesine dikkat
çekilmektedir. Ticaret ve eğlence.
Ticarete dikkat
çekilmesinin sebebi, maddi menfaatin insanların en büyük zaaflarından biri
olmasıdır. Nitekim insanların bir kısmı, maddi menfaatleri uğruna çoğu zaman
dinin birçok hükmünü gözardı ederler. Bu kimi zaman namaz gibi şekli bir
ibadette, kimi zaman ahlaki bir davranışta kimi zaman da dinin başka bir
hükmünde kendini gösterir. İnsanların servet artırımı konusunda bu derece
hırslı olmalarının sebebi, zenginliğin var olan bütün problemleri çözme gibi
büyülü bir gücü olduğu inancıdır. İnsanlar elde edemedikleri ve özlemini duydukları
her türlü imkana, zenginlik sayesinde kavuşacaklarına inanırlar. Bunlar
arasında mutluluk, iç huzuru, güvenlik hatta ölümsüzlük vardır. Zengin
olmalarının ölümlerini bile geciktireceğini ve dünyada onları daha kalıcı
yapacağını zannederler. Bu nedenle cahiliye insanları büyük bir hırs ve
tutkuyla, bütün vakit ve imkanlarıyla ticarete yönelirler. Ancak hiçbir zaman
bu hedeflerine zenginlikle ulaşamazlar. Nitekim bu güne kadar hiçbir insanın
mülkü onun ölümünü veya yaşlanmasını engelleyememiştir. Çünkü bir insana fayda
veya yarar verme gücüne sahip olan tek güç, mülkün gerçek sahibi olan
Allah'tır. Ayrıca zenginlikle elde edilmek istenen iç huzurunun, güvenliğin ve
mutluluğun tek şartı vicdanlı bir hayat sürmektir. Vicdana uygun olan tek hayat modeli ise
Kuran'da tarif edilen modeldir.
Ayette dinin gereklerinin gözardı edilme
sebebi olarak dikkat çekilen ikinci nokta ise eğlencedir. Eğlenmek de insanlar
için büyük bir tutkudur. Eğlencenin bu derece büyük bir tutku olmasının sebebi
de, insanların bunu bir kurtuluş ve bazı gerçeklerden bir kaçış olarak
görmeleridir. Vicdan azabının ruhlarına verdiği sıkıntı ve azabı ülke ülke
gezerek veya bol bol insanla tanışarak üzerlerinden atabileceklerine inanırlar.
Halbuki insanların dinin gereklerini
gözardı ederek, ticaret ve eğlenceyle ulaşmak istedikleri hedefler, ancak din
ahlakını yaşadıkları zaman elde edebilecekleri hedeflerdir. Kalpler Allah'ın
elindedir ve Allah kalplere mutluluğu ancak Kendi dinine uyulduğunda vereceğini
vadetmiştir. (Rad Suresi, 28)
Aynı zamanda ayette hatırlatılan çok
önemli bir konu daha vardır: Allah katında kazanılacak olan, eğlenceden de
ticaretten de daha hayırlıdır. Dünyanın en güzel evleri, arabaları,
manzaraları, kıyafetleri, sanat eserleri veya mücevherleri cennetteki zenginliğin
yanında son derece köhne ve basit kalacaktır. Dünyanın eğlencesi ise her zaman
eksik, yarım ve kusurludur. Ancak eğlencenin, coşkunun ve mutluluğun gerçek
yeri Allah'ın bir şölen yeri olarak tarif ettiği cennettir.
Bu nedenle Müslümanlar hiçbir zaman dinin
herhangi bir hükmünü ticaret veya eğlence için gözardı etmez ve ertelemezler.
Allah Kuran'da müminlerin bu özelliklerini şöyle vurgulanmıştır:
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne
alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı
vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba
uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur Suresi, 37)
ÖZÜR OLMAKSIZIN OTURMAMAK
Müminlerden, özür olmaksızın oturanlar
ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenler (çaba harcayanlar)
eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre
derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vadetmiştir; ancak
Allah, cehd edenleri (çaba harcayanları) oturanlara göre büyük bir ecirle üstün
kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)
Bu ayette, Kuran'da bildirildiği şekilde
şevk ve heyecana sahip olmadıkları için, kendilerine fazla sorumluluk
verilmeyip kendi haline bırakılan ve müminler tarafından idare edilen
kimselerin durumu açıklanmaktadır. Kuran'da kesin bir emirle bildirildiği
halde, dinin menfaatleri uğrunda çaba harcamaktan kaçınmak ve pişmanlık
duymadan bu tutumu devam ettirmek, Kuran ayetlerinde kınanan bir ahlaktır.
Kuran'da böyle bir kişinin, hayatını sürekli mücadele içinde geçiren, Allah'ın
rızasını kazanabilmek için canını malını tümüyle ortaya koymuş müminlerden
derece olarak çok farklı konumda olduğu bildirilmiştir. Ayette geçen
"büyük bir ecirle üstün kılmıştır" ifadesi, özürleri olmaksızın
oturan kimselerle müminler arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu gösterir.
Bu nedenle, dünya hayatındaki az bir çıkar, aldatıcı bir rahatlık uğruna
ahiretin üstün derecelerini feda etmek akıllı bir hareket olmaz.
YAPMAYACAĞI ŞEYİ SÖYLEMEMEK
Yapmayacakları şeyleri söylemeleri,
Kuran'ı yaşamayan, Kuran ahlakından habersiz olan insanların ortak karakter
özelliklerindendir.
Bu kimseler kendilerini olduklarından
üstün ve önemli göstermek, hava atmak gibi gayelerle yapmayacakları şeyleri
söyler, altından kalkamayacakları işlerden bahsederler. Geçici çıkar ve
menfaatler elde etmek için aslında yapmaya hiç niyetlerinin olmadığı şeyleri
vaat ederler. Bu samimiyetsiz davranış, toplum içinde fazla yadırganmayan ve
önemsenmeyen, alışılmış bir tutumdur. Oysaki insanların yapmayacakları şeyleri
söylemeleri Allah katında sevilmeyen ve suç olarak nitelendirilen bir
davranıştır:
Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi
neden söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazab
(konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti). (Saff Suresi,
2-3)
Bu davranış, yalancılık, ikiyüzlülük ve
samimiyetsizlik gibi, ayetlerde kınanmış birçok kötü özelliği de içinde
barındırmaktadır. Kuran'da bildirilen güzel ahlakı en mükemmel şekilde yaşamayı
kendilerine ilke edinen müminler, Allah katında beğenilmeyen bu tavırdan
titizlikle kaçınırlar.
KAYBEDİLENLERE ÜZÜLMEMEK VE
KAZANILANLARLA ŞIMARMAMAK
Müslümanların Allah'a ve O'nun dinine
olan bağlılıkları, hiçbir şart ve koşul gözetmeksizin tam bir sadakat içerir.
Bu nedenle Müslümanın din ahlakını yaşamaktaki şevki, morali, gücü,
kararlılığı, koşulların değişmesiyle değişiklik göstermez. Bu önemli
bir Kuran ahlakıdır. Bu konuyu açıklarken Kuran'da, Müslümanın iki temel
özelliği üzerinde durulmaktadır. Birincisi Müslümanın hiçbir güç koşulda
sarsılmaması ve zorluklardan dolayı moralinin bozulmamasıdır. İkincisi ise
sahip olduğu imkanlardan dolayı kibir ve büyüklüğe kapılmamasıdır. Allah
Müslümanların bu özelliğini bir ayette şöyle bildirir:
Öyle ki, elinizden
çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla
sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid
Suresi, 23)
İnsan, yaşamında
nelerle karşılaşacağını hiç bilemez. Kimi zaman en genç döneminde hiç
beklemediği bir hastalığa yakalanabilir ya da bir kaza geçirerek ömür boyu
yatağa bağlı kalacağı bir durum oluşabilir. Bütün mülkünü kaybedebilir veya
olaylar hiç tahmin etmediği bir şekilde gelişebilir. Bu tip bir durumda Allah'a
imanı zayıf olan insanlar ümitsizliğe düşer ve durumlarına isyan ederler.
Allah'ın kendilerine verdiği bütün nimetleri bir anda unutur ve Allah'a olan
sevgilerini ve güvenlerini bir anda yitirebilirler.
İşte gerçek Müslümanların farkı bu noktada ortaya çıkar. Çünkü Müslümanlar Allah'a şartsız olarak iman ederler. Allah'a olan sevgi ve güvenleri başlarına gelen olaylara göre değişmez. Allah'ın herşeyde bir güzellik ve hayır yarattığını bilir ve başlarına gelen, beklenmeyen olaylar karşısında sadece sabrederek, tevekkül ederler. Allah'ın aklına, merhametine, adaletine güvenleri tam ve kesindir. Bu nedenle ellerinden giden her ne olursa olsun, bun