Gıybet ve hüsn-ü
zan
http://www.saidnursi.de/
Isparta’dan okuyucumuz: “Gıybet nedir? Hüsn-ü zan nedir? Bir kişiye
hüsn-ü zan edilse gıybet olur mu?”
Gıybet, Müslümanın gıyâbında hoşuna gitmeyecek ölçülerle konuşmaktır.
Hüsn-ü zan ise, Müslümanın davranış ve hareketlerini iyiye yormaktır.
Bir başka ifâdeyle Müslümanın hareketlerini kötüye tevil etmek gıybet,
iyiye tevil etmek hüsn-ü zandır. Veya Müslümanı arkadan çekiştirmek
gıybet, arkadan davranışlarında aslında yanlış anlaşıldığını, niyetinin
kötü olmadığını, öyle yapmak istemediğini, vs. belirtmek ve iyiliğine
şahitlik etmek hüsn-ü zandır. Ya da yarısı dolu bir bardağın boş kısmını
gösterip “Bardağın yarısı boştur!” demek gıybet; dolu kısmını gösterip
“Yarım bardak su var!” demek hüsn-ü zandır. Gıybet haramdır. Hüsn-ü zan
helâldir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Ey îman edenler!
Zannın çoğundan sakınınız. Zîra zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin
günahını araştırmayınız. Bir kısmınız bir kısmınızı gıybet etmesin.
Sizden biriniz ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı? Ondan
tiksinirsiniz! Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah tevbeleri dâimâ kabul
eden ve acıyandır.”1
Bu âyette sakınılması emredilen “zannın çoğu”ndan maksat gıybettir.
Müslümanların birbirlerinin gizli ve özel hallerini ve günahlarını
araştırmaları ve birbirlerini çekiştirmeleri haramdır. Çünkü öyle
günahlar vardır ki, kul ile Rabb’i arasında bir sırdan ibârettir. Kul
pişman olmuş; Rabb’i setretmiştir, yani örtmüştür. Kul nedâmet duymuş;
Rabb’i bağışlamıştır. Kul tevbe yapmış; Rabb’i affetmiştir. Üçüncü bir
şahsın araya girip, kulun günahlarını tek yanlı ve keyfî olarak deşifre
etmesi İlâhî hikmete, irâdeye, rahmete, inâyete, mağfirete ve muhabbete
uygun değildir. Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi Settâru’l- Uyûb’tur ve bu isim
kullarının günahlarının gizli kalmasını ve ifşâ edilmemesini iktizâ
eder. Gıybet ise bu İlâhî sır ve hikmetle bağdaşmaz ve çelişir. Çünkü
gıybet, günahı ifşâdan başka bir şey değildir. Günahların ifşâsında
zâten hiçbir feyiz ve kemâlât yoktur.
Cenâb-ı Hakk’ın “zannın bazısı” ifâdesiyle hâriç tuttuğu kısım ise,
bardağın dolu kısmı olan hüsn-ü zandır ki, günah değildir, teşvik
edilmiştir, hayırdır, kemâlâttandır, feyiz vericidir, sevaptır.
Bedir muhârebesi mücâhitlerinden Ka’b bin Mâlik (ra) Tebük harbinde
İslâm ordusundan geri kalmış, daha sonra da harbe iştirak etmemişti.
Tebük’e varıldığında Allah Resûlü (asm): “Ka’b bin Mâlik nerede?” diye
sorunca, orada bulunan bir adam: “Kibirle cübbelerine bakıp durması onu
savaştan alıkoydu!” dedi. Buna ilk tepki gösteren Muâz bin Cebel (ra)
oldu ve: “Ne çirkin şey söyledin! Yâ Resûlallah! Biz onun hakkında
hayırdan başka bir şey bilmiyoruz!” dedi.
Sonrası mâlûm. Tebük seferinden dönen Allah Resûlü (asm), bu harbe
iştirak etmeyen ve Allah’tan korktukları için mazeret de uydurmayan Ka’b
bin Mâlik’le (ra) berâber üç kişi hakkında: “Allah sizin hakkınızda
hüküm verene kadar bekleyin!” buyurmuş, Müslümanları da onlarla
konuşmaktan alıkoymuştu. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (asm) bu kararı
üzerine, Ka’b bin Mâlik (ra) ve iki arkadaşının dünyaları kararmış,
hüngür hüngür ağlamaya başlamışlardı. Bu ağlayış geceli gündüzlü tam
elli gün sürdü. Ellinci gün Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeyi nâzil
buyurdu: “Ve seferden geri kalan üç kişinin de (tevbelerini Allah kabul
etti.) Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları da
kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihâyet Allah’tan başka sığınacak kimse
olmadığını anlamışlardı. Allah, tevbe ettikleri için onların tevbesini
kabul etmiştir. Çünkü O, tevbeleri kabul eden, Rahîm olandır.”2
İşte, elli günlük göz yaşları ve bir günahın affı. Burada kısa bir
tahlil yapmamız gerekirse; Tebük harbi esnasında adamın yaptığı gıybet
girişimine karşı, Muâz bin Cebel’in (ra) tavrı hüsn-ü zandır. Harp
dönüşünde Peygamber Efendimiz (asm) hakem olmuş, kararı Cenâb-ı Hakk’ın
irâdesine arz etmiştir. Ka’b bin Mâlik (ra) ve diğer iki arkadaşı elli
gün süre ile ağlamaktan dünyaları başlarına yıkılmış ve tevbekâr
olmuşlardır. Cenâb-ı Hak da affetmiştir.
Bununla beraber Bediüzzaman Hazretleri de; bir kişi hakkında gıybet
edince veyahut birisinin gıybet edildiği bir konuşmayı dinleyince,
“Allahım, bizi ve gıybetini ettiğimiz zâtı mağfiret et” şeklinde duâ
edilmesi ve o gıybet edilen zâta rastlanıldığında da helâlleşmek
gerektiğini ifade eder.3
Dipnot:
1- Hucûrât Sûresi, 49/12;
2- Tevbe Sûresi, 9/118.
3- Mektubat, s. 268
|