Bir Ramazan sohbeti


http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=22761


Sayı: 569 - 31.10.2005 | Ahmet Selim

Değişim, iki şıklı bir icbar gerçeğinin adıdır. Ya iyi yönde kendi irâde ve aklınızla (gelişerek, tekamül ederek) değişirsiniz, ya da sürüklenerek kolaycılık hileleriyle direnerek kötü biçimde değiştirilirsiniz. İkisi bir arada olursa; bir sentezi değil, bir çelişkiler dramını yaşarsınız. En olmadık zamanda ve noktada, gerçek sorumlusunu bulup çıkaramadığınız bozulmalarla karşılaşırsınız.

Bir Ramazan’ı daha geride bırakmak üzereyiz. Hep böyle olur ve bir duygusal yoğunlaşma bu vedâ günlerinde yüreğimizi sımsıkı kavrar. Ramazan-ı Şerif’i hâtıralarla yaşarken, kendimizin de o hâtıralara karışma yolunda olduğunu hissetmeye başlarız. Çocukluğumuzu hatırlamak, aslında o zamanların yaşayanlarını hatırlamaktır. Annemizi babamızı, yakınlarımızı... Burada genellikle bazı yanlış kabuller ve düşünce alışkanlıkları devreye girer. “Eski Ramazanlar daha güzel falan değildi. Güzel gördüğümüz, kendi gençliğimizdir” gibi. Aslında bu kanaat, güzelliğin bir gençlik çağı hikâyesi olduğu zannına dayanır. Halbuki ömrümüzün her kademesi, sıhhatli olunursa, kendine göre güzellikler taşır; kaldı ki gençken sıhhatli olunur, verimli olunur diye bir kaide de yoktur! Aslında “tam sıhhat” de bir mutluluk ve denge şartı sayılmaz. İnsan her çağında çeşitli rahatsızlıklar yaşayabilir; bunun bile kendine göre sabırla kıyasla nekahetle ilgili güzellikleri vardır.

Ben “gelenekçi” de değilim, genel olarak kabul görmüş anlamıyla... Hiçbir şey eskidir diye değerli ve güzel olmaz. Yâhut; güzelin o türlüsü de olur, başka türlüsü de. Direklerarası, reçeller, şunlar bunlar; zâten bizim de tanımadığımız daha uzak zamanlara ait konak hikâyeleri; tarihsel ve dekoratif şeylerdir. Önemli olan onun içindeki insandır, insanın özüyle ve ruhuyla ilgili yaşanmışlıklardır. Özleten ve değerli kılan, vesiledeki ve maddi zaruretteki kemmiyet ve biçimsellik değil, delâletteki “keyfiyet ve manevi öz” ile ilgili yaşayış zenginliğidir.

O zamanki iftar ve sâhur sofraları, daha fakir idi meselâ. Bu neyin ölçüsü olur ki? Aynı hal, ashâbın sofrası için de geçerli değil midir? Bırakınız yemeyi içmeyi ve giyinmeyi, temizlenme araçları ve imkânları açısından (su’yu merkeze oturtun) bugün çok daha iyi durumdayız ama, acaba daha temiz miyiz?

Ölçü ve denge

“Ölçü ve denge” her kriterin esasıdır. Buna beslenme de dahildir, estetik de; madde de dâhildir, mânâ da. Şu farkla ki, “ölçü ve denge” esası, konusuna göre çeşitli özellikler kazanarak tezâhür eder...

Somut örnekleri her vesileyle serpiştirmek istiyorum ki, anlatım ağırlaşmasın... “Yemek” bir modernite terimi olarak, apayrı bir anlama bürünür. Yemeğe çıkmak, yemek vermek vs. Meselâ bu bana ters gelen bir şey. Yemek, çok mahâretli olunsa bile bir miktar dağılmadan yapılabilecek bir şey değil. Yemek yerken insan rahat olmayı ister. Lokmayı birinin karşısında çiğneyip yutmak bile, bir ‘özel hal’dir bence. Yâni, resmiyet ile bağdaşır türden bir iş değil. Bundan dolayıdır ki, resmi, yarı resmi, kısaca merâsimli yemek davetlerinde yiyeceklerin yarısından fazlası masalarda kalır ve atılır. Çünkü orada yemek yenmez, yeniyormuş gibi yapılır. İftar sofralarını buraya doğru yakınlaştırdığımız takdirde, işin manevî tadı ve lezzeti kayba uğrar! Yahut da; ortada bir heyecan konusu var, yemeğe çıkıp orada konuşalım! Konsanstrasyon güçlüğü iki misli artar! Bir şey anlatma gibi bir derdim varsa, kelime arayacaksam, ima ve incelik sembolleriyle uğraşacaksam; yemek ortamı buna uygun mudur? Bu iş başka türlü masalara ve sofralara çağrışım aktarmaları yapar, ve tabiî dip mahzurlar gündeme gelir. Modernitenin o yöndeki yeyip içme âdetinde de bir uygunluk, mantıken yine yoktur.

İftarları bu fasıllardan uzak tutmanın gereğine inanıyorum. Samimi, edebî, teklifsiz-tekellüfsüz, sıcacık olmalıdır iftar sofraları. Eskiden böyleydi; âdetimiz diye değil, doğru ve güzel olan budur diye böyle düşünüyorum.

Küçük dikkatler ince kıvam sırlarını yakalamamıza yardımcı olur... Babam bir misafirlikte namaz kılacak, ev sahibi seccade yetiştirmeye çalışıyor... Gülerek dedi ki “Bu köşede bir karış halı var zaten. Temiz olduğuna göre üstüne bir halı daha koymak gerekmez. Ama hasır varsa getir! Tabii ki âileyi iyi tanıyordu ve bunu özellikle gülümseyerek söylüyordu. Kıvâmı kaçan şeyin tadı da kaçar. Küçük ve ince dikkatleri alışkanlık haline getirdiğimizde, hiç yorulmadan bir kıvam teminatı oluşturmak imkânını elde ederiz. Bunun eğitimi günümüzde çok ihmal edilir oldu.

Hele bir gıybet bahsi var ki, anlatılmasına bile tahammül edemiyorum. Gıybetten sakınmayı bıraktım, gıybetin iftiraya dönüşmesi ve tepki görmemesi, çok yaralayıcı. Gıybet, birinin aleyhine olan doğruyu söylemektir; yalanla iftirayla suizanla ilgili değildir. “Keşke gıybet etse!” dedirtecek çirkinlikler, gıybetmiş gibi sergileniyor. Duyan da “aleyhte konuşmak doğru değil” uyarısıyla yetinme noktasında kalıyor. Halbuki, “yalan söyleme, iftira etme!” denilmesi gerekir. Adamın yaptığı gıybet bile değil ve gıybet kelimesi modası geçmiş bir incelikler terminolojisinin kadük kalmış nüansı haline dönüştü.

Buna yakın bir başka uyarı örneğini ve üslubunu nakletmek istiyorum. ‘Falanca kişi senin için şunları söyledi’ye cevaptır: “Görevli misin? Nakletmeye mi memur ettiler? Öyle bir durum varsa şimdi telefonu açıp kendisini cevaplayacağım. Görevli değilsen, bu iftirayı benim gıyâbımda niçin cevaplamadın? Senin şu hâlin, o müfterinin vebalinden daha ağır bir hükmü gerektirir.” Şimdilerde ise, aktarmacılık sektör oldu! Bilmeyerek bozup aktarıyor, bilerek çarpıtıp taşıyor; ve bunu belli bir hedefe varmak için bile değil, “garnitür-meze-eğlencelik” gibi kullanıyor.

Halbuki bunlar ebedi imsak ve oruç konusu! “Oruçluyken olmaz” denir; hiç olmaz hiç. Oruç, bir nimetten geçici olarak kendi iradesiyle mahrum kalma sabrı ve sınavıdır. Böyle olduğu halde, nefslerini, çirkinliklerin terkine değil, bir mütarekeye bile razı edemeyenler var. Seziliyor, fark ediliyor, kokusu geliyor... İyi bir gözlemci olarak söylüyorum, eskiden böyle değildi. Evlenme durumunda olan bir genci semtinde tahkik ediyorlar; alınan cevap şu: “Bütün kötülerle diyaloğu vardır. Böyle olduğu için yanlış anlaşılabilir. Ama altın gibidir.” Üstelik bu raporu veren “40 yıllık esnaf” amcanın o gençle özel bir alışverişi de yoktur. Böyleydi o zamanlar. Şimdi ise öyle trajik örnekler görülebiliyor ki, azıcık risk yahut çıkar kaybı yahut da rekabet rahatsızlığı sözkonusu ise, bırakınız ibra celadetini, neredeyse bir müdafaa fısıltısı bile duyulamayacak. Konjonktürel talebi onayla gitsin!

Değişim gerçeği

İhtiyat payını unutmuyorum. Genellemeden sakınırım. Kategorize etme kolaycılığının en büyük idrak engeli olduğunu bilirim. Belirtmek istediğim, göze çarpan manzara çizgileridir. Bunlar göze çarpıyor ise, düşünülecek meseleler var demektir. Araştırmalar, o meseleler üzerinde düşünce üretilerek yapılmak gerekir.

...Orada bir Pakistan var, bir Afganistan var. Daha nicelerini ekleyebilirsiniz... “Eskiden şu yoktu bu yoktu” diyoruz ya; Türkiye’de biz, hiçbir devirde o yoksullukları yaşamadık. Borca girdik, Batı’ya yetişemedik. Lâkin bu farkı unutmayalım. Hele şimdi çok daha keskin biçimde hatırlayıp göz önünde bulunduralım. Türkiye’nin insanları bugün “gıda-çorba” sıkıntısı noktasında değil. “Eğitim, tedâvî, konut, iş” ihtiyaçlarıdır sıkıntı konusu olan. Ve bizim yardım anlayışımızın da bu verilere göre değişmesi gerekiyor. Periyodik ilgilere ve statü yardımlarına ihtiyaç var. Hem içimizde hem dışımızda, yardım anlayışımın değişmesi ve kendi farklılıklarımızın yeni yükümlülükler doğrultusunda yorumlanması şarttır. Keyfiyeti atlayan nostaljik anımsatmaların (hatırlatmadan farkı görülsün diye bilhassa kullanıyorum bu kelimeyi) ve sembolik çağrışım gösterilerinin kıymeti harbiyesi yoktur.

Değişim, iki şıklı bir icbar gerçeğinin adıdır. Ya iyi yönde kendi irâde ve aklınızla (gelişerek, tekamül ederek) değişirsiniz, ya da sürüklenerek kolaycılık hileleriyle direnerek kötü biçimde değiştirilirsiniz. İkisi bir arada olursa; bir sentezi değil, bir çelişkiler dramını yaşarsınız. En olmadık zamanda ve noktada, gerçek sorumlusunu bulup çıkaramadığınız bozulmalarla karşılaşırsınız.

Bir internet sitesinde, çeşitli ezan okunuşları vardı. Sebâ makamında okunanını birkaç defa dinleyince, “Bu nedir şimdi? Şartlanmamış bir ruh ve beyin bundan etkilenmez mi?” diye defalarca sordum gözyaşlarıma. Anlaşılmaz bir hal. Bu ezan, aslen, İslam’ın her satırında her zerresinde var. Peki özel bir ünsiyet ve muârefe tekniğiyle biz bir duyarsızlık bağışıklığı mı oluşturuyoruz? Cevap işte o iki şıklı değişim icbarı gerçeğindedir.

Özlediğimiz, bütünlüğümüzdür; “İnsanın hayatın hakikatin bütünlüğünü ancak öyle yaşayabilirim” diye içimize kendi hal diliyle seslenip duran asliyetimizdir. Bir mükemmeliyet değil, oraya yönelmiş bir istikamet duruşudur. İşte o zaman, işte o şuur var olunca, engelleriyle çengelleriyle, nimetleriyle, fırsatlarıyla, sınavlarıyla, hayatımız güzelleşir. Mutluluk odur işte; meselesizlik dertsizlik değil. Bayramları bayram yapan da o şuurdur. “Tatlanalım sevinelim, süslenelim” iyimserliği yetmez. Çocuklara bile yetmez. Bayram şuuru olmadan, şuurun bayramı yaşanamaz. Bir bayram, tatili ile önemliyse, “tâtil bayramı” halinde kalır. Şuuru paylaşılan bayramlar diliyorum; bütün okuyucularımıza, bütün İslâm âlemine.