Kur’an-ı Mübin’in
iki rüknü vardır:
a) Lafız, b) Mana
Kur’an-ı Kerim’in lafzını oluşturan metin de iki şeyden oluşur:
a) Harf, b) Hareke
Harfler ve harekelerde ikiye ayrılır:
a) Aslî, b) Fer’î
Kur’an’ı yüzünden okumanın usulleri de iki türlüdür:
a) Cüz’den kül’e doğru bir usul (parçadan bütüne doğru bir metot),
b) Kül’den cüz’e doğru bir usul (bütünden parçaya gelerek işlenen bir metot).
Tercih edilen usul, birinci metoddur. Yani harf, hareke, hece, kelime, cümle,
ayet, sure, hizb, cüz ve Kur’an’a doğru merdivenlerin basamaklarını tırmanarak
yapılan bir öğretimdir.
Kur’an-ı Kerim’i lafzen okumaya kıraat, güzel okumanın usullerini öğreten ilme
tecvid, Kur’an okuyan kişiye de Kâri denir ki; çoğulu Kurrâ’dır. Kur’an-ı
Kerim’in tamamını lafzen ezberleyen kişiye Hâfız denir. Çoğulu ise huffaz,
hafaza veya hâfizûndur. Arapça ha-fe-za fiilinin ismi faili olan el-hâfız
Kur’an’da üç ayette Allah’ın sıfatı olarak geçmektedir. Bunlardan Yusuf
Suresi’nin 64. ayetinde Yakup (a.s.), oğullarından üvey kardeşleri Yusuf’u
kuyuya atan kıskanç kardeşlerine Bünyamin’i emanet ederken şöyle hitap
etmektedir: "(Ben onu sadece Allah’a emanet ediyorum.) Allah en hayırlı
koruyucudur. Hafızların en hayırlısıdır."
Hicr Suresi’nin 9. ayetinde ise: "Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik, elbette onu
yine biz koruyacağız." buyurmaktadır.
Enbiya Suresi’nin 82. ayetinde de Hz. Süleyman (a.s.)’ın emrinde çalışıp
dalgıçlık ve benzeri işlerle meşgul olan elemanların Allah’ın gözetimi altında
bulunduğu ifade edilmektedir.
Arapçada korumak, ezberlemek manasındaki hıfz kökünden türemiş bir sıfat olan
hâfız, Kur’an’ı Kerim’i ezberleyen ve hafızasında koruyan kişidir. Hafıza,
bellek dosya ve çanta demektir. Muhafaza korumak anlamında Arapçadan Türkçe’ye
intikal etmiş bir kelimedir. Araplar küçük şehirlere/nahiyelere muhafaza, şehrin
korunmasını üstlenen idari amire de muhafız derler. Osmanlı ordusunda saray
erkanını koruyan askerî birliğe muhafız alayı denir ki; Cumhurbaşkanlığı muhafız
alayı da bu askerî teşkilatın bir devamıdır.
Hâfız kelimesine nispetle mübalağa ve süreklilik ifade eden el-hâfız, Allah’ın
güzel isimlerinden biri olarak "kainatta zerre kadar bir şey bile gözetiminden
uzak olmayan ve tabiatı dengede tutan" anlamına gelmektedir. Allah’ın emirlerine
itaat eden kişiye de el-hafız denir. Tıpkı Mü’min kelimesi gibi. Allah’a inanan
kişiye Mü’min denildiği gibi, kullarına güven veren Allah’a da el-mümin denir.
İnsanların Kur’an-ı Mübin’i ezberleyip hıfzetmesi mecazidir. Levh-i mahfuzdaki
aslına ancak mukarreb meleklerin dokunabildiği Kur’an’ın gerçek hâfızı Allah-u
Teala’dır. Zira Cenab-ı Hak hem hâfız, hem de hafîz’dir. Kur’an-ı Kerim’i
hıfzeden hâfızları muhafaza eden Allah (c.c.)’dür. Aliyyül Kâri’ye göre ki
(büyük hadis alimidir) en az yüz bin hadis ezberleyen kişiye de hadis ilminde
hâfız denir.
Hâfız sadece Kur’an-ı Kerim’in lafzını hafızasına alıp beynine ve belleğine
hapseden değil, onun manasını kalbine ve beden ülkesine nakşedip cihana hakim
kılarak koruyan, hükümlerini geçerli akçe(!) kılarak muhafaza eden, lafız ve
manasını sinesinde himaye edip, siretinde, gönül aynasında seyredip devamlı
gözeten hürmete ve cennete layık bir kişidir. Yani, hâfız; yaşayan ve yürüyen
Kur’an’dır. Hz. Peygamber Efendimiz, hâfızları, Abese Suresi’nde sözü edilen
vahiy getiren meleklere benzetmiş ve hafızların cennette onlarla beraber
olacağını müjdelemiştir.
Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz zamanında vahiy katiplerince yazılmış ve bir
çok sahabe tarafından ezberlenmiştir. Rasul-i Ekrem’in çeşitli kabilelere
gönderdiği Ashab-ı Suffe’den olan hocalara Kurrâ adı veriliyordu. Bu anlamda
Bir’i Maûne Faciası’nda şehit düşen yetmiş hafıza da Kurra denilmiştir ki,
bunları şehit edenler hakkında Peygamberimiz iki ay sabah namazından sonra
cinayetin faillerini Allah’a havale etmiş ve onlar da belasını bulmuşlardır.
Suffe, İslam tarihinde Peygamberimiz tarafından açılmış ilk yatılı hafızlık
ihtisas kursudur. Onlar tedrisatlarını Rasul-i Ekrem rahlesinde ve dizinin
dibinde yapmışlardır. Ülkemizde Hafızlık müesseselerinin öğrenci kaynağının
kurutulması için sinsice çalışan hainlerin cezası elbette verilecektir.
Zalimlere meyledenler üzerine ilâhî rahmet ve gök kapıları kapanmıştır. Bereket
mefhumu yok olmaktadır. Ekonomik krizlerin tüm sebebi idarî boşluk ve siyaset
değil, Kur’an ve İslam düşmanlığına indirilen ilahî bir tokattır. Resmi
ideoloji, halkı %99 Müslüman(!) olan bir ülkenin insanları ve dini inançları ile
barışmak zorundadır. Çünkü, istiklal mücadelemizi İslam kardeşliği ruhu ile
kazanan bir milletiz. Bu ülkede kimse Kurtuluş Savaşımızı K. Marks, Hegel,
Engels, Hubel ve Uzza’nın yardımıyla kazandığımızı iddia edemez. Osmanlı
Devleti, Kur’an’a duyduğu derin saygı ile onun muhafızlığını yaptığı için ve
onun hizmetinde bulunarak cihan devleti olmuştur. Kur’an’ın özüne ve ruhuna
sırtını dönen bir millet ve devlet asla müreffeh olamaz. Kur’an-ı Kerim’i
hıfzeden -hapseden değil(!)- bir millet ve devletin asla sırtı yere gelmez.
Kendisine gizli ve açık özel dost, veli olan kullarını günahta ısrar etmekten
koruyan Cenab-ı Hak onların oluşturduğu devleti de ila payidar yaşatacaktır. Her
türlü tehlike, bela ve musibetten himaye edecektir. Zira Davut (a.s.)’dan sonra
yeryüzünün idarî mirasını Muhammed (a.s.) ümmetine tahsis eden O’dur.
Hafızlık bir unvandır. Hafızlar ümmet-i Muhammed’in en şereflileridir. Bugün
D.İ.B. bünyesinde görev yapan din görevlilerine hafız olduğu için ayrı bir
derece daha verilmesi gayet güzel bir teşviktir. Keşke adi suçlardan dolayı
kodesi boylamışlar, içinde hafız olmaları şartıyla tahliye edilmeleri önergesi
kanunlaştırılmış olsaydı. Hiç olmazsa her hapishane bir kütüphane ve Medrese-i
Yusuf olurdu. Batıl bir inanç ve kuru bir inat ile ölüm oruçları tutanlar
Armutlu’da ayvayı yiyeceklerine Amasya’da misket elması yerlerdi. Elma ki, kalp
dostudur. D.İ.B.’na bağlı Kur’an Kurslarında hıfzını tamamlayıp hafızlık belgesi
ile boşta gezen hafızlarımızın hayata küsmesi acı bir gerçektir. Tek telden
vaaz, tek sesten ezan uygulamaları Müslüman Türk toplumunu mekanik bir varlık
haline getirmektedir.
Madem öyle; el alemin oğlu bilgisayar ortamında açtığı siteler ve VCD’ler ile
her eve bir okul ve dershane açmaktadır. Öyleyse okullarımızı da kapatalım,
herkes tekelden alsın Derdalan’ı. Evet 1924 yılında Ulus Önderi’nin Genel Kurmay
Başkanlığı kuruluş esasları hakkında kanunla birlikte kurduğu Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın önü açılmalıdır. Okulunu yapan bu millet camisini de kendisi imar
etmektedir. Toplumun talebini yine toplum belirleyecektir. Diyanet’in Sayıştay
vizesinden geçirmeye çalıştığı kadro ihdaslarının önüne geçilmemelidir. Her
okulun müdürü, öğretmeni ve hizmetlisi varsa hiç olmazsa şehir, ilçe, kasaba ve
köy merkezlerindeki camilerin de imam-hatibi, müezzin-kayyımı ve ferraşı da
olmalıdır. Hortumcuları besleyen bu necip millet kendisine inancı doğrultusunda
hizmet veren hamele-i Kur’an olan amelelerin de ekmeğini temin edecektir. Kimin
malını kimden esirgiyorsunuz? Toplumun geçirdiği cinnet kavga ve anarşinin
sebebi bu ülkenin ekmeğinin paylaşımında yapılan dengesizliklerdir. "Kimi yer,
kimi bakar; kıyamet ondan kopar."
Hıfz kavramı Kur’an-ı Kerim’de kırk yerde geçmekte olup bunların on üçü Allah’a,
dördü meleklere, altısı peygamberlere, biri ilm-i ilâhî veya levh-i mahfuz
manasındaki "Kitab"a, Kur’an’ın aslına yani ana kütüğüne, diğerleri de insanlara
nispet edilmiştir. Allah’a izafe edilen hıfz kelimesinin ikisi bizzat kendi
fiilinin, ikisi de O’nun tarafından korunan levhin, Levh-i Mahfuz ve yine kendi
iradesiyle dünyayı bir tavan gibi gök taşlarından koruyan sakfın/sakf-i mahfuz
sıfatı durumundadır. (Nisa/34, Hicr/17)
Diğer üç ayette yer alan hıfz ise tabiatın yaratıcısı, yöneticisi, geliştiricisi
olan Allah’ın onun işleyiş sistemini koruyup sürdürdüğünü, özellikle insanlarla
meskun dünyanın maddi olan ve olmayan zararlardan muhafaza ettiğini
belirtmektedir. (Bakara/255, Saffat/7, Fussilet/12)
Hafiz ism-i şerifi de üç ayette tekrarlanarak bunların ikisinde Allah’ın her
şeyi gözeten olduğu (Hud/57 ve Sebe/22), diğerinde Allah’tan başka dostlar
edinenleri O’nun daima gözetim altında tuttuğu açıklanmaktadır. (Şura/6)
Kur’an’da meleklere izafe edilen hıfz, insanları koruma ve işledikleri amelleri
kayıt altına alma manasına kullanılmakta (Kiramen Katibin), peygamberlere nispet
edilenlerse onların sadece tebliğle mükellef olduklarını, iradelerini
diledikleri gibi kullanan insanların üzerine birer bekçi gibi
görevlendirilmedikleri bildirilmektedir.
El-Hâfız ve el-Hâfîz isimlerinin Kur’an’daki kullanılışları göz önüne alındığı
zaman üç ana grupta mütalaa edilebilir:
a) Allah (c.c.) kainatın düzenini koyup sürdürendir.
b) İlahî emirlere muhatap olan insanları çeşitli tehlikelerden koruyan, onların
niyetlerini ve sırlarını bilen, davranışlarını melekleri vasıtasıyla tescil
ettiren, dostlarını kötülüklerden koruyan Allah (c.c.)’tır.
c) Kur’an-ı Kerim’i tahriften, unutulmaktan veya ihmal edilmiş olmaktan muhafaza
eden yine Allah (c.c.)’tır.
İmam-ı Gazali (r.aleyh), Cenab-ı Hakk’ın Hafîz isminin hâfîz isminden daha
kapsamlı olduğunu ifade etmiştir. Mesela; tabiatta su ile ateşin (iki zıt
nesnenin) dengede tutulması Allah’ın hafiz isminin bir tecellisidir. Öyle ki, ne
su ateşi ortadan kaldırıp söndürür, ne de ateş suyu buharlaştırıp tamamen yok
edilebilir. Hayret ki hayret!..
Allah güzel isimlerinden el-Kayyûm, el-Mânî, el-Mukît ve er-Rakîb kainatı idare
eden, kötü şeylere engel bilip gücü yeten gözetleyip kontrol eden isimleri el-hafîz
ismiyle yakından ilgilidir.
Rasulullah (s.a.v.), döneminde sayıları kırka varan vahiy katiplerine ve
hafızlara özel önem vermiş, sağlığında Kur’an-ı Mübin’i onlara yazdırmış,
İslam’ı tebliğe onları memur kılmış, üstün zeka ve kabiliyetleri sebebiyle
elçilik ve valilik görevlerine onları getirmiştir. Hatta, Kur’an’ın dört kişiden
alınmasını tavsiye etmiştir. Bunlar; Abdullah b. Mes’ud, Ebu Huzeyfe’nin mevlâsı
Salim, Muaz b. Cebel ve Ubey b. Ka’b (radiyallahü anhüm) dür.
Zehebi’ye göre ilk tabaka kurra şu isimlerden oluşmaktadır:
1- Osman b. Afvan, 2- Ali b. Ebi Talib, 3- Ubey b. Ka’b, 4- Abdullah b. Mes’ud,
5- Zeyd b. Sabit, 6- Ebu Musa el-Eş’âri, 7- Ebu’d Derdâ (Uveymir b. Zeyd).
Sahabeden olan hafızlar Mekke, Medine, Kufe, Basra, Şam ve Mısır gibi
merkezlerde ders vererek kendi kıraatlarını sonraki nesillere aktaracak
talebeler yetiştirmişlerdir. Mesela Hz. Osman, Muğire b. Şihab el-Mahzumi’yi
yetiştirmiş, Muğire de kıraat imamlarından İbn-i Amir’in hocalarından olmuştur.
Yedi kıraat imamı olan,
1- Nâfi, 2- İbn-i Kesir, 3- İbn-i Amir, 4- İmam-ı Asım, 5- Hamza, 6- Ebu Amr, 7-
Kisâî’nin
okuyuş tarzları genellikle Sahabe-i Kiram’dan Ubey b. Ka’b, Zeyd b. Sabit, Ebu’d
Derda, Abdullah b. Mes’ud, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye dayanır.
Hz. Ebu Bekir (r.a.), Kur’an-ı Kerim’i tek cilt haline getirme görevini vahiy
katipleri komisyonunca yapmıştır. Hz. Ömer (r.a.), genç ve yaşlı Kurra’yı
meclisinde bulundurmuştur. Hz. Osman (r.a.), Kur’an-ı Kerim’in çoğaltılmasını
hafızlar ve vahiy katipleri önderliğinde yapmıştır. Hz. Ali (r.a) ise, hafızları
ikram için evine davet etmiştir. Sahabeden Ümmü Varaka, Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve
Ümmü Seleme gibi kadınlar da hafızlar arasında idi. Abbasiler döneminde Harun
Reşid’in hanımı Zübeyde’nin üç yüz kadar hafız cariyesi bulunmakta ve saraydan
dışarıya "arı kovanı gibi", Kur’an sesleri yayılmaktaydı. Yanılmıyorsam resmî
tarihimizde M. Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’ın da oğlunu, o dönemde Kur’an
öğretiminin yapıldığı Mahalle Mektebi’ne gönderdiği belirtilmektedir. Zaten
Nutuk’un orijinali de Arapça harflerle yazılı ve Osmanlıcadır. Osmanlı döneminde
Topkapı Sarayı’ndaki Kutsal Emanetler odasında dönüşümlü olarak dönemin güzide
hafızları tarafından devamlı Kur’an hatmi yapıldığı bilinmektedir. Ünlü akıl
hastası uzmanı Mazhar Osman’ın hastaları Kur’an sesi ile tedavi etmesi hayreti
mucip bir keşiftir. Zira ruhun asıl gıdası müzik değil, Kur’an’ın lahutî
sesidir, Davudî mizmarıdır. Hafızlık müesseselerini laiklik uğruna kapatmayı
düşünenler bu işin sonunda cinnet getiren bir toplumu hangi Hipokrat ile tedavi
edecektir merak ediyorum. Çünkü ortalıkta "Oynatmaya az kaldı doktorum nerde?"
diyen bir gençlik yetişiyor zaten. Evin Ana’lar da Hafize analar gibi olmuyor
artık. Genç kızlarımız kucağında bebek değil şebek beslemeye özendirilmektedir.
Av hayvanı tavşan, çilek odalarının öznesi olmaktadır.
Ülkemizde hafızlık müessesesinin bir nizama bağlanması isteyen Ali Rıza
Sağman’dır. T.C. Devleti kurulmasıyla göreve getirilen ilk Diyanet İşleri Reisi
Rıfat Börekçi’nin gayretleriyle(!) 1933 yılına kadar ancak dokuz tane resmî
Kur’an Kursu açılabilmiştir. Bu sayı 1991 yılında beş bini aşmıştır. 2001 yılı
itibariyle de bu sayının üç bin beş yüz civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Kur’an Kurslarında hafız olanlar için her ders yılı sonunda D.İ.B.’nca tespit
edilen bölgeler ve merkezde imtihanlar yapılmaktadır. Türkiye’de hafızlık
belgesine sahip en az yetmiş beş bin kişi olduğu tahmin edilmektedir. Onlar da
işsizler ordusunun erleridir.
Türkiye’de 1983’ten beri hafızlık yarışmaları tertiplenmektedir; ancak resmî
zevat ve devlet erkanını temsil eden yüksek bürokratların katılımı yok denecek
kadar az olmaktadır. Bu durum "marifet iltifata tabidir" gerçeğini bir kez daha
hatırlatmaktadır. Aslında onlara “Devlet üstün hizmet madalyaları” takdim
edilmelidir. Kainat güzeli olarak takdim edilen aşüfte kadınlara giydirilen
taçlar bu dünyada neden hafızlara layık görülmez? Neden? Allah’ın has kulları
olarak nitelendirilen ehl-i Kur’an, sahib’ül Kur’an olan hafızların dünyadaki
yakın gelecekle ilgili ciddi kaygıları vardır. Hükümet ortaklarının çıkardıkları
DMS ile hafızlarımıza müezzinlik görevi bile çok görülmüştür. Oysa
Peygamberimiz, kardeşinin ilim tahsilini üstlenen bir sahabenin "Hangimizin
hizmeti daha üstün?" sorusuna "İlim tahsil eden kardeşinin." şeklinde cevap
vermiştir. Fil hakika Cenab-ı Allah’ın tasarrufu hamele-i Kur’an üzerinedir.
Dolayısı ile kurdun artığı ile kuşlar da geçinip gidiyor bakalım hayırlısı.
Dar’ul Kurra ve dar’ul Kur’an’ların “Arka bahçe(!)” bahanesiyle ağaçları
budayanların ön bahçelerini tarumar edecek (Sarsar-ı âtiye) bu sefer çok sert
eseceğe benziyor. Ne diyordu Morgül: "Deh deh düldül... Deh deh düldül...
Behçevan geldi." Nerde bir hıfzul-Kur’an meselesi açılsa lisanımı hıfzedemiyor,
hıfzısıhham kayboluyor.
Kur’an’ın iki rüknünden sadece lafzı ile ilgilendik. Siz Kur’an’ın manasını
Esved-i Ansî, Esved-i Türki’den değil muteber tefsirlerden öğrenin.
Kur’an’ı elden ele, dilden dile, nesillerden nesillere aktaran tüm Kurra, Huffaz,
ehl-i Kur’an, hamele-i, amele-i Kur’an’ın Ramazan Bayramlarını tebrik eder,
Nevşehirli Hacı Kurra Efendi’den Nam-ı diğer (A.) Hamîd (Topal) Hoca’ya kadar
tüm hafızlarımıza Cenab-ı Hak’tan rahmet diler, şefaat edecekleri vaad edilen
yetmiş kişiden biri içine beni de alarak şefaat etmelerini ümit ederim.
Radiyallahü anhüm.
Kaynaklar
1- Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali, Heyet/Medine
2- T.D.V. Diyanet İslam Ansikpoledisi, c. 15-17
3- Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 3
4- Arapça-Türkçe Yeni Kamus, B. Topaloğlu-H. Karaman